
Gülay: Gizemcim, arkadaşımın 3,5 yaşındaki kızının şu sıralarda en büyük problemi kıvırcık saçlarıymış. Hiçbir prenses karakterinin kıvırcık olmaması nedeniyle kendi saçlarını beğenmiyormuş. Pedagoğa filan danışmışlar. Bunu duyunca Bilge küçükken aramızda sık sık geçen bir diyaloğu anlattım ben de. Bilge’nin o yaşlarda en büyük sorunu dümdüz saçlarının ne zaman benimkiler gibi kıvırcık olacağıydı. Sık sık bunu sorardı. Ben de bu durumun normal olduğunu düşünüp “Olmayacak, herkesin saçı farklı olabilir, büyüdüğünde kuaföre gidersin, istediğin zaman kıvırcık yapabilirsin” derdim. Pedagoğa sormak da hiç aklıma gelmemişti o zamanlar. Umarım çocuğumda bir travma yaratmamışımdır (gülüyor).
Gizem: Sen söyleyince şimdi kendi çocukluğumu hatırladım Gülay. Komşu-
muzun kızının yüzünde çilleri vardı ve ben o kadar beğenirdim ki benim neden yok diye ağlardım. Annem bir gün dayanamayıp kahverengi göz kalemiyle yüzüme çil yapmıştı. Sanırım kendinde olmayanı beğenmek insana has bir duygu. Lorin’in saçları dümdüz, hatta öyle ki ben ona ‘pırasa saçlım’ diyorum. Ve sürekli de “Ay ne güzel saçların var, büyüyünce hiç fön çektirmeye ihtiyacın olmayacak. Çok şanslısın” diye övüp duruyorum.
Gülay: Benim de Bilge’ye en sık söylediğim şey buydu: “Fön çektirmekle uğraşmayacaksın.” Ama bu zamanla anladıkları bir durum.
Gizem: Her ebeveyn türlü çözüm yolları arıyor elbet ama bu durum bir yandan da bize tektip güzelliğin daha çok küçük yaşta dayatıldığının ispatı. Saçın düz olacak, uzun ve sarı olacak, zayıf olacaksın, uzun boylu olacaksın… Bu özelliklere sahip değilsen prenses olamazsın. Ailesi pedagogla görüşerek iyi yapmış çünkü insanın kendini beğenmesi ve olduğu gibi kabul etmesi için bu yaşlar en önemli zamanlar.
Gülay: Çocukların içinde neyi, nasıl yaşadıklarını bilmiyoruz ve ebeveynlikte beni en çok zorlayan konu bu. Ekibe yeni katılan arkadaşımız Ece de kıvırcık saçlı. O da bu konu üzerine kendi çocukluk travmalarını anlattı. Anaokulu ve ilkokulda fotoğraf çektirme zamanı en büyük kâbusuymuş, asla katılmak istemezmiş, “Anneannem onlarca tokayla saçlarımı kafama sıkıca sabitlerdi” diyor… Bu deneyimleri dinleyince, yaşarken bunun kızım için ne kadar sorun olabileceğini anlamadığım için çok üzüldüm.
Gizem: Okurlarımızdan da bu tür sorunlar yaşadıklarında ne yapacaklarını merak edenler vardır. Bunun için uzman klinik psikolog Dilek Çiftçi Aydın’a danıştım. İşte anlattıkları…
‘Kendine aynada değil, ebeveyninin bakışında bakar’
Klinik psikolog Dilek Çiftçi Aydın
◊ Çocuklar yaklaşık 2-3 yaş civarında ‘ben’ ve ‘öteki’ ayrımını yapmaya başlar. Asıl kıyaslama ve ‘ben diğerlerinden farklıyım’ bilinci 4-6 yaş arasında belirginleşir. Bu süreçte çocuklar kendilerini en çok üç kaynağa bakarak kıyaslar: Yakın çevre, ebeveyn geri bildirimleri, medya/karakterler. Çizgi karakterler güçlü bir referans noktasıdır. Çünkü çocuk için ‘ideal’ çoğu zaman gerçek hayattan değil, hayal dünyasından gelir. Ve o dünyada genellikle tektip güzellik vardır.
◊ Çocuk kıvırcık saçlarını düz ya da kıcırvık yapmak istiyorsa altında yatan anlamı görmek önemlidir. Çocuk aslında şunu söylüyor: “Olduğum halimle yeterince güzel miyim?” Ebeveynin vereceği mesajsa şu olmalı: “Sen olduğun halinle değerlisin.” Ama bunu klişe cümlelerle değil, somutlaştırarak yapmak gerekir.“Saçların çok güzel” demek yerine “Saçlarının böyle kabarması seni çok canlı gösteriyor” gibi spesifik geri bildirimler verilebilir. “İstersen düz model deneyebiliriz ama senin doğal halin de çok güzel” gibi alternatifler sunulabilir. Tektip güzellik sunan içerikler yerine farklı görünümleri olan karakterler hayatına dahil edilebilir.
◊ Çocuklar 3-4 yaşta farklılıkları fark eder, 5-6 yaşta kıyaslama yapar, 6 yaş sonrasında değer yükler. Yönlendirme ne kadar erken başlarsa o kadar sağlıklıdır. Ebeveynin rolü çok nettir: Çocuğun aynası olmak. Çünkü çocuk kendine aynada değil, ebeveyninin bakışında bakar. Ebeveyn çocuğa ‘Olduğun halin yeterli’ mesajını veriyorsa, çocuk zamanla kendini değiştirmeye değil, tanımaya yönelir.
Kaynak: Hurriyet
Bir yanıt yazın